<>BİZİM ELLERİMİZ ULAŞTIĞI YERLERE ONLARIN HAYALLERİ BİLE ULAŞAMAZ<>

11/9/2008 - MECELLE (Mecelle-i Ahkâm-i Adliye)

Kategori: DINI BILGI
Osmanli Devleti zamâninda, Ahmed Cevdet Pasa Baskanligindaki ilmî bir heyet tarafindan, Islâm Hukûkuna bagli kalinarak hazirlanan ve asil ismi Mecelle-i Ahkâm-i Adliye olan meshur kânun. Mecelle, lügatte; içinde hikmet bulunan sahife, ciltlenmis kitap, dergi vs. mânâlarina gelir. 1877 yilinda Abdülhamid Han zamâninda tatbik edilmeye baslanmis. 1926’da yürürlükten kaldirilmistir.

Mecelle, 1851 maddeden meydana gelmis bir kânun olup, Islâm devletlerinde ve bu arada Osmanli Devletinde uygulanmis, bugünkü mânâsiyla medenî hukûkun ve hukuk usûlünün birçok bölümünü ihtivâ etmektedir. Osmanli Devleti, kuruldugu târihten îtibâren Islâm Hukûku esaslarina bagli kalinarak idâre olunmustur. Gerek amme hukûku ve gerekse özel hukuk sahalarinda, bunun disina çikilmamistir. Islâmiyetin bildirdigi ilâhî kurallardan hiç ayrilinmamistir. Osmanli Devleti, asirlarca süren idarî, askerî ve iktisâdî üstünlügünü, Islâmiyete bagli kalmasina ve tam tatbik etmesine borçludur. Bu kurallara baglilikta gevseklik basgösterince, devletin yükselmesi durmus, ilimde, fende, askerlikte daha evvel gösterilen basarilar, yok olmus, bir duraklama ve gerileme devri baslamistir. Devletin her bakimdan yara almasi, Tanzimat hareketinden sonra daha çok olmustur. Islâm dînine yabanci kalan, Avrupa kültürü tesiri altinda yetisen ve kurtulusu batililasmakta görenler (Bkz. Batililasma) basta M. Resid Pasa olmak üzere, Fuad ve Âli Pasalar, Avrupaî tarzda bir takim yenilik hareketlerine giristiler. Bu yenilik fikrini, devletin idare edildigi kânunlarda da göstermeye kalkistilar. Bunlardan bilhassa Âli Pasa, Fransa’da Birinci Napolyon zamaninda (1804) tedvin edilmis olan Fransiz Medenî Kânunu’nun tercüme edilerek, Osmanli Devletinde de tatbik edilmesi fikrini ileri sürüyordu. Buna mukâbil Ahmed Cevdet Pasa ve bâzi ileri gelen ilim adamlari Islâm hukukunun zengin ve islenmis bir dali olan Hanefî fikhinin kânunlastirilmasi tezini müdâfaa ediyorlardi. Bu ikinci fikir gâlip geldi ve tahakkuk ettirilmesi için, “Mecelle Cemiyeti” adiyla ilmi bir heyet toplandi. Basina Cevdet Pasa reis yapildi. Memleketin en kiymetli Islâm bilginlerinin (fakihlerin) istirak ettigi bu cemiyet, Osmanli Devletinin tanzimat devrinde en mühim içtimaî, sosyal hâdiselerinden birini teskil eden ve Türk fikir hayâtinin ölmez ve muhtesem âbidesi olan Mecelle-i Ahkâm-i Adliye’yi meydana koydu.

Mecelle ve Ahmed Cevdet Pasa: Mecelle, bir heyet tarafindan telif edilmistir. Bu bakimdan onu sâdece Ahmed Cevdet Pasanin eseri olarak göstermek yanlistir. Cevdet Pasa zamâninda, medenî hukuk sahasinda iki zit fikir vardi: 1) Islâm Hukuk (fikih) kâidelerinin bir kânun metin hâline getirilmesi, 2) Fransiz medenî kânununun tercüme edilerek kabul edilmesi.

O zamanlar Istanbul’da en tesirli ve nüfuzlu elçi, Fransa elçisiydi. O ve onun entrikalarina kapilanlar ikinci fikrin tatbikat sahasina konulmasini temin etmek için var güçleriyle çalisiyorlardi. Fakat, birinci teze taraftar olanlarin basinda bulunan Ahmed Cevdet Pasanin ve digerlerinin gayretleriyle, Islâm fikih kitaplarindan, zamânin icaplarina uyan meselelerin Mecelle-i Ahkâm-i Adliye adiyla asrî bir kânun seklinde yazilmasi fikri kabul edildi. Ahmed Cevdet Pasa, bu isi yapacak ilmî cemiyete reis seçildi. Pasa’nin yazdigina göre, frenk hayranlari, câhil softalar, ecnebî kiskirtmalarina âlet olanlar, bu hayirli isi baltalamak için çok dalevereler çevirmislerdir. Nihâyet Mecelle, 1868’de nesrolundu. Ahmed Cevdet Pasa çetin bir mücâdeleden gâlip çikmisti. Asagidaki satirlar onun bu esnâdaki hissiyatini ifâde etmektedir:

“Avrupa kitasinda en evvel tedvin olunan kânunnâme, Roma Kânunnâmesi’dir ki, Kostantiniye (Istanbul) sehrinde ilmî bir cemiyet tarafindan tertip ve tedvin olunmustu. Avrupa kânunnâmelerinin esasidir ve her tarafta meshur ve mûteberdir. Fakat Mecelle-i Ahkâm-i Adliye’ye benzemez. Aralarinda pekçok fark vardir. Çünkü o, bes alti kânun bilen zat tarafindan yapilmisti, bu ise bes alti fakih (Islâm Hukûkunu bilen) zat tarafindan, Allahü teâlânin koymus oldugu yüce Islâm dîninden alinmistir. Avrupa hukukçularindan olan ve bu defâ Mecelle’yi mütâlaa ve Roma kânunlariyla mukâyese eden ve her ikisine de sâdece birer insan eseri nazariyla bakan bir zat dedi ki: “Dünyâda, ilmî bir cemiyet vasitasiyla iki defâ kânun yapildi. Ikisi de Istanbul’da oldu. Ikincisi; tertibi, düzeni ve içindeki meselelerin hüsn-i temsil ve irtibati dolayisiyla evvelkinden çok üstün ve müreccahtir. Aralarindaki fark da, insanin o asirdan bu asra kadar medeniyet âleminde kaç adim atmis olduguna bir ölçüdür.” (Târih-i Osmanî Mec. No. 47, s. 284)

Mecelle’nin hazirlanmasinda hizmeti olan kimseler: 1) Filibeli Halil Efendi, 2) Seyfeddin Ismail Efendi, 3) Sirvanizâde Seyyid Ahmed Hulûsi Efendi, 4) Ahmed Hilmi Efendi, 5) Bagdatli Muhammed Emin Efendi, 6) Ibn-i Âbidinzâde Alâeddin Efendi, 7) Gerdankiran Ömer Hulûsi Efendi, 8) Seyhülislâm Kara Halil Efendi, 9) Isa Ruhî Efendi, 10) Yunus Vehbi Efendi, 11) Abdüllatif Sükrü Efendi, 12) Ahmed Hâlid Efendi, 13) Karinâbadli Ömer Hilmi Efendi, 14) Abdüssettar Efendidir. Bu zevatin bâzilari Ahmed Cevdet Pasa ile birlikte bugünkü Mecelle’nin hazirlanmasinda cidden degerli mesâi sarfetmis, bâzilariysa daha az çalismislardir.

Mecelle’nin yazilmasi esnâsinda pekçok fikih kitaplarina ve fetvâ mecmualarina mürâcaat olunmustur. Bu kitaplarin adlari, merhûm Ebü’l-Ulâ Mardin’in Medenî Hukuk Cephesinden Ahmed Cevdet Pasa ünvanli eserinin 167’nci sayfasinda ve Kayseri eski müftüsü Mes’ûd Efendinin Mir’at-i Mecelle kitabinda yazilidir.

Islâm Hukûku denilince birçok kimsenin hatirina Mecelle gelirse de, Islâm Hukûkunun tamâmi Mecelle’den ibâret degildir. Mecelle, yalniz Hanefî mezhebinin muâmelâta âit hükümlerini ihtivâ etmektedir. Islâm Hukûku denilince, Hanefî mezhebi ile birlikte diger üç mezhebin hükümleri de anlasilir. Bu hâliyle Islâm Hukûku, dünyâda benzeri hiç bulunmayan bir hukuk deryâsidir. Bilâhare Mecelle’nin eksik bahislerinin tamamlandigi söylenmisse de su ana kadar ortaya çikmamistir.

Mecelle yazilmadan önce, asirlar boyunca bütün Islâm memleketlerinde ve bu arada Osmanli Devletinde uygulanmis olan Islâm Hukûkunun bâzi hükümleri, Mecelle ile her an herkesin mürâcaat edip, kolaylikla anlayip tatbik edebilecegi sâde maddeler hâline getirilmis ve bu durum büyük bir hizmet olmustur.

Mecelle’nin içindeki konular: Mecelle, Islâm medenî kânununun akitler ve borçlar kânunu ile sivil muhâkeme usûlünü içine alan bir kânunnâmedir. (Bkz. Kânunnâme). Bu, Osmanli Medenî Kânunu olmak üzere 17 Eylül 1876 (26 Sâban 1293) târihinde îlân olunmustur.

Mecelle kitâbinda, bir baslangiç ile on alti kisim vardir. Hepsi bin sekiz yüz elli bir (1851) maddedir. Baslangiç, Fikih Temel bilgileri olup, yüz birden dört yüz üçüncü maddeye kadardir. Ikinci kisim, Kirâ bilgileri olup, alti yüz on birinci maddeye kadardir. Üçüncü kisim, Kefil Olmak bilgileridir. Alti yüz yetmis ikinci maddeye kadardir. Dördüncü kisim Havâle bilgisi, yedi yüzüncü maddeye kadardir. Besinci kisim, Rehin olup, yedi yüz altmis birinci maddeye kadardir. Altinci kisim, Emânet’tir. Sekiz yüz otuz ikinci maddeye kadardir. Yedinci kisim, Hibe bagislamaktir. Sekiz yüz sekseninci maddeye kadardir. Sekizinci kisim, Gasb ve Zarar’dir. Dokuz yüz kirkinci maddeye kadardir. Dokuzuncu kisim, Hicr ve Ikrâh’dir. Bin kirk dördüncü maddeye kadardir. Onuncu kisim, Sirketler ve Sosyal Bilgiler’dir. Bin dört yüz kirk sekizinci maddeye kadardir. On birinci kisim, Vekâlet’tir. Bin bes yüz otuzuncu maddeye kadardir. On ikinci kisim, Sulh ve Afv’dir. Bin bes yüz yetmis birinci maddeye kadardir. On üçüncü kisim, Ikrâr’dir. Bin alti yüz on ikinci maddeye kadardir. On dördüncü kisim, Da’va’dir. Bin alti yüz yetmis besinci maddeye kadardir. On besinci kisim, Isbât ve Yemin’dir. Bin yedi yüz seksen üçüncü maddeye kadardir. On altinci kisim, Hâkimlik’tir. Bin sekiz yüz elli birinci maddeye kadardir.

Iktisâdî ve Ticârî Ilimler Dergisinin 1969 da basilmis, yirmi üçüncü sayisinda, profesör Dr. Yilmaz Altug diyor ki: “Israil Devletinin hukûku, memleketin târihi gelisimini aksettirir hâldedir. Temel medenî kânun, Osmanli Devleti zamânindan kalma Mecelle’dir. Mecelle, Filistin’in Ingiliz idâresine geçtiginde, aynen birakilmis, sonra 1948’de Israil Devleti kurulunca degistirilmemistir.”

Mecelle, Osmanli Devletinin resmî kânunnâmelerinden biriydi. 1918’den sonra Osmanli Devletinden ayrilan memleketlerde, daha sonra buralarda kurulmus olan devletlerde (yeni kânuna tâbi olarak) Mecelle hükümleri cârî kalmistir. Bu ülkelerde Mecelle, modern lâik mahkemelerce medenî kânun olarak tatbik edilegelmistir. Nihâyet Lübnan’da (1932), Suriye’de (1949) ve Irak’ta (1953) Mecelle’nin yerini yeni medenî kânunnâmeler almistir. Daha önce 1878’de Osmanli Devletinden ayrilmis olan Kibris’ta ve Israil ile Ürdün’de hâlâ medenî hukûkun esâsini, Mecelle teskil etmektedir.

Türkiye’de 1926 yilinda, Mecelle ile birlikte bütün Islâm Hukuku ve ser’i mahkemeler kaldirilmistir. Ayni sey, 1928’de de Arnavutluk’ta yapilmistir. Bosna ve Hersek’te de yalniz suf’a müessesesi muhâfaza edilmis olmakla birlikte Mecelle kaldirilmis, Islâm Hukûku bâzi bakimlardan ahvâl-i sahsiyye (statut personnel) vasiyet ve vakif gibi konularda Müslümanlara uygulanmaya devâm etmistir. Bütün bunlara normal mahkemelerde bakilmistir.

Mecelle cemiyeti, vakitsiz kapatilmis oldugundan, bu mühim eser de tamamlanamamistir. Medenî kânunun mühim konularindan olan evlenme, bosanma, gaib, mefkud, vakif, vasiyet, miras mevzulari Mecelle’de eksik kalmistir. Yalniz bu konular fikih kitablarinda genis olarak yazilmistir. Her meselenin dindeki hükümleri açiklanmistir.

Mecelle’nin yazilis tarzi: Mecelle’nin üslûbu bir kânun kitabi olarak sâheserdir. Fesâhet ve belâgatla yazilmistir. Bilhassa basindaki 99 fikih kâidesinin çogu, dilimize ezberlenmesi kolay cümleler hâlinde girmistir. Bunlarda Ahmed Cevdet Pasanin akici ve düzgün ifâdesi hissedilmektedir. Fakat o devrin Türkçesi hakkinda ve o konularda bilgisi olmayanlar Mecelle’yi kolayca anlayamazlar.

Mecelle’nin basindaki küllî (genel) kâidelerin çogu, Islâm fakihlerinden Ibn-i Nüceym’in Esbah ve’n-Nezâir adli eseriyle Mecâmi Serhi’nden alinmistir.

Yorum (5) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

25/6/2008 - Osmanlı, ABD'yi vergiye bağlamış...

Kategori: TARIH

                   

   
           Image Hosted by ImageShack.us


                                      
Osmanlı, ABD'yi vergiye bağlamış

Kurtlar Vadisi Irak, neden bu kadar çok ilgi görüyor? Basit, çünkü toplum olarak üstüste gelen hakaretámiz davranışlar karşısında, bir şekilde özgüvenimizi sağlamaya ihtiyacımız var. Burgazadalı bir dosttan tam da bu sıkıntımızı gidermemize yardımcı olabilecek bir e-mail aldım.

Doğrusu ben bilmiyordum, öğrendim. Film ile yetinmeyin. Bu olağanüstü öyküyü siz de okuyun ki, keyfiniz tam olsun:

Yıllardan 1783, yani bundan tam 223 yıl öncesindan söz ediyorum. O günün Avrupa standartlarına göre her ne kadar mütevazı da olsa, yeni bir denizci devlet olan ABD, denizlerde de yelken vurmaya ve sancak gezdirmeye başlıyor.

Bu tarihen sadece 2 yıl kadar sonra, 25 Temmuz 1785’te, bu yeni sancağı taşıyan bir gemi, Atlantik Okyanusu’nda Cezayir sahillerinde Cadiz açıklarında Osmanlı gemileri tarafından ele geçiriliyor.

İşkembeyi kübradan sallamıyorum. Geminin adı sanı, her şeyi belli: Boston Limanı’na kayıtlı. Kaptanı İsaak Stevens adlı bir denizci. Adı da az ve öz: Maria.

Bugünkü Amerikalılar’ın ataları da olaylardan pek ders almıyor olmalılar ki, aynı sancağı taşıyan ikinci bir gemi daha Osmanlı’nın eline düşüyor. Philadelphia Limanı’na bağlı, Kaptan O’Brien komutasındaki Dauphin de Osmanlı gemilerine teslim olmak zorunda kalıyor.

Durun hele, dahası da var... 1793 yılının Ekim ve Kasım aylarında, 11 Amerikan gemisi daha Osmanlı donanmasının muhtelif gemilerine havlu atarak teslim oluyor.

ABD Kongresi, 27 Mart 1794 tarihinde, Osmanlı Deniz Kuvvetleri’ne karşı koyabilecek güçte savaş gemileri inşa edilmesi için Başkan George Washington’a 700 bin altın harcama yetkisi veriyor.

Dile kolay... Tehdit Osmanlı... Ve bugünün süper gücü ABD, bu tehdit karşısında donanmasının temellerini oluşturuyor. 5 Eylül 1795 tarihinde, ABD, Osmanlı ile bir antlaşma yapmayı kabul ediyor. Bu anlaşmaya göre Cezayir’deki esirlerin iadesi ve gerek Atlantik Okyanusu ve gerekse Akdeniz’de ABD sancağı taşıyan gemilere dokunulmaması karşılığında bir sefere mahsus 642 bin altın ve yılda 12 bin Osmanlı altını (216 bin Dolar) ödemeyi kabul ediyor.

Dili Türkçe olan ve 22 maddeden oluşan antlaşmaya, Başkan George Washington ve Cezayir Beylerbeyi Hasan Dayı imza koyuyorlar. Böylece ABD yıllık vergiye bağlanmış oluyor. Bu, ABD’nin iki yüz yılı aşkın bir süre için yabancı bir dille imzalanan tek anlaşma olduğu gibi, yabancı bir devlete vergi ödenmesi kabul edilmiş olan tek Amerikan belgesi.

Yabancı dilde tek antlaşma

Dahası, ABD tarihinde kendi dilinde olmayan tek uluslararası antlaşma, Türkçe. Ve ABD’nin tarihinde vergi vermeyi kabul ettiği tek ülke de Osmanlı İmparatorluğu.

İşin hoş tarafı, ABD Başkanı George Wasington, Osmanlı Padişahı tarafından muhatap olarak kabul edilmiyor ve antlaşma, Cezayir Beylerbeyi tarafından imzalanıyor.

Yorum (3) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

16/4/2008 - Sultan II. Abdülhamid’in bizzat çektirdiği Mekke ve Medine

  

            Image Hosted by ImageShack.us

 

Osmanlı Devleti’nde fotoğrafçılığın en büyük destekçisi olan Sultan II. Abdülhamid’in bizzat çektirdiği Mekke ve Medine’ye ait ilk fotoğraflar Yitik Hazine Yayınları tarafından “II. Abdülhamid Yıldız Albümleri Mekke-Medine” ismiyle yayınlandı.

80 civarında fotoğraftan oluşan albümün kapağı orijinal haline sadık kalınarak bordo kadife üzerine altın yaldız baskı ve kadife kabartma olarak hazırlanmış. Albüm, Osmanlıda fotoğrafçılığın kısa tarihçesini anlatarak başlıyor. II. Abdülhamid’in fotoğrafçılığa olan ilgisinin anlatıldığı yazıların ardından, fotoğraflar hakkında genel bilgiler veriliyor.

Eserde fotoğraflı kısım, Mekke ve Medine’yi gösteren bir harita ile başlıyor ve Osmanlıların Lübnan’dan başlayarak ilerlediği Hac yolunu göstererek önce Mekke’ye ardından Medine’ye oradan da Taif’e ulaşan bir güzergâh izliyor. Eserin en sonunda panoramik olarak çekilmiş 6 parçadan oluşan Mekke ve 12 parçadan oluşan Medine resimleri dijital ortamda birleştirilerek konulmuş.

 

Yitik Hazine Yayınları tarafından piyasaya sürülen albüm özellikle yitirilen hazine değerindeki Osmanlı eserlerini fotoğrafla dahi olsa göstermesi bakımından çok anlamlı bir iş görüyor.

 

Ecyad Kalesi’nde dalgalanan Osmanlı Sancağını, Mekke’yi bekleyen Türk askerlerini, Bölgeye yapılan onlarca Osmanlı eserini Kâbe çevresinin ve Mekke’nin Medine’nin hiç bir ticari kazanç uğruna kirletilmediği en saf hâllerini, develer ile gelen Hac kafilelerini, Surre Alaylarını, Hicaz Demiryollarını görmek isteyenler bu albümü kaçırmamalı.

 

Yorum (2) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

4/3/2008 - Ulu Hakan 2.Abdulhamit Han'ın Bir Mektubu....

                                                                        

  

“Ya Hû! Bismillâhirrahmânirrahîm. O’ndan yardım dilerim. Hamd, alemlerin Rabbi olan Allah’a; salatların en efdali ve selamların en tamamı Efendimiz, Alemlerin Rabbi’nin Elçisi Muhammed’e, âline ve bütün ashabına, ta Din Günü’ne kadar..

Tarikat-ı aliye-i Şâzeliyye şeyhi, ruha ve hayata feyiz veren, asrın üstadı Şeyh Ebu’ş-Şâmât Mahmud Efendi’ye[1] arizamdır. Salih dualarınızı umarak mübarek ellerinizden öperim.

Takdim-i ihtiramdan sonra arz edeyim ki, 22 Mayıs tarihli mektubunuzu aldım. Sıhhat ve selamette olmanızdan dolayı Mevla’ya hamd ve şükrettim.

Efendim! Allah Teala’nın tevfikiyle, Evrad-ı Şazeliyye’nin kıraatine gece-gündüz devam ediyorum. Daimî surette kalbî dualarınıza muhtaç olduğumu arz ederim.

Bu girişten sonra, zat-ı alinize ve emsaliniz ehl-i semahata ve akl-ı selim sahiplerine, tarihin zimmetindeki bir emanet olarak aşağıdaki mühim meseleyi arz ederim:

Ben, Hilafet-i İslamiyye’yi, başka herhangi bir sebep dolayısıyla değil, “Jön Türkler” adıyla bilinen İttihat Cemiyeti’nin baskı ve tehdidiyle bıraktım; Hilafet’i terke zorlandım, mecbur bırakıldım. Bu İttihatçılar, mukaddes toprak Filistin’de Yahudiler için millî bir devlet kurulmasına muvafakat etmem konusunda ısrar ettiler. (Ancak) bütün ısrarlarına rağmen, bu teklifi kat’î surette kabul etmedim. Nihayet 150 milyon İngililz altını vaat ettiler. Bu teklifi de kat’î surette reddettim ve kendilerine şu kesin cevabı verdim:

“150 milyon İngiliz altını değil, dünya dolusu altın verseniz, bu teklifinisi asla kabul etmeyeceğim. Ben Millet-i İslamiyye’ye ve Ümmet-i Muhammed’e otuz seneden fazla hizmet ettim. Müslüman atalarımın ve dedelerimin, Osmanlı halifelerinin yüzünü kara çıkarmadım. Bu sebeple teklifinizi kesinlikle kabul etmeyeceğim.”

Bu kat’î cevabımdan sonra hal’im (tahttan indirilmem) konusunda görüş birliği ettiler ve beni Selanik’e göndereceklerini bildirdiler. Bu son teklifi kabul ettim. Mevla’ya hamd ettim ve ediyorum ki, mukaddes toprak Filistin’de bir Yahudi devleti kurulması teklifinden kaynaklanan ebedî ayıbın lekesini Osmanlı Devleti’ne ve Alem-i İslam’a sürmeyi kabul etmedim.

(Bunun üzerine) olan oldu. Ben bu sebeple tekrar tekrar Allah Teala’ya hamd-ü sena ediyorum. Ve inanıyorum ki, arz ettiğim hususlar, bu önemli mesele(nin iç yüzünün bilinmesi) hususunda yeterlidir. Bununla mektubumu bitiriyorum.

Mübarek ellerinizden öper, ihtiramımın ve bütün dost ve kardeşlere selamımın kabulünü rica ve istirham ederim.

Üstad-ı muazzamım! Sözü uzattım. Ama zat-ı alinizi teferruatlı bilgi sahibi kılma ve sizin de cemaatinizi malumat sahibi kılmanız düşüncesi beni buna itti.

Allah’ın selamı, rahmeti ve bereketleri üzerinize olsun. 22 Eylül 1329 (1913)

Hâdimü’l-Müslimîn Abdülhamîd b. Abdülmecîd.[2]


[1] II. Abdülhamid hanın Şam’da ikamet eden şeyhi.

[2] Bu mektup Mecelletu’l-Arabî’de neşredildikten (Kuveyt, 1972) sonra Arap aleminde birçok yazar tarafından alıntılanmış. Ben Dr. Seyyid b. Hüseyin el-Affânî’nin Zehru’l-Besâtîn min Mevâkıfi’l-Ulemâ ve’r-Rabbâniyyîn isimli eserinden (III, 8-10)


Yorum (1) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

4/3/2008 - ABDULHAMİD'İ KANDIRAMADILAR

        

                   ABDULHAMİD'İ KANDIRAMADILAR

Siyonistlerin lideri Teodar Hertzel, II. Abdulhamid'e Osmanlı Devleti'nin dış borçlarını ödemek karşılığında Filistin'de kendilerine toprak verilmesini teklif etti. Sultan Abdulhamid Han siyonistlerin teklifini şiddetle geri çevirdiiği gibi, Filistin'de geniş mülkler satın aldı. Filistin'de bir Yahudi devleti kurma fikri 19. yüzyılda müşahhas hale geldi. 19. asra gelindiğinde Yahudiler batıda müthiş bir güç olmuşlardı. İktisâdi ve siyâsi hayata hâkimdiler. Eskiden memur olamayan Yahudiler, artık politikacı ve subay bile olabiliyorlardı. Fransa'daki meşhur Dreyfus meselesi bunun tipik bir misâlidir. 19. asır nihâyete ererken Viyana'da "Nueie Presse" (yeni basım) adıyla bir gazete yayınlanmakta idi. Bunun Paris muhabiri olan Theodor Hertzel, gazetecilik mesleğinden istifâde ederek, batıdaki nüfûzlu Yahudi âilelerin durumunu inceden inceye tedkik etti.

Muvaffakiyetin Üç Şartı
Bunun neticesinde, Yahudilerin Filistin'e dönmek için kuvvet ve kudretlerinin kâfi olduğuna inandı. Bunun için önce fikri yaymak gerekiyordu. "Der Juden Statt" yâni "Yahudi Devleti" ismiyle, Almanca bir kitap yayınladı. Böyle bir dâvâda muvaffakiyetin üç rüknü olması lâzım geldiğini bilebilecek bir kimseydi. Bu üç rükün (esas) şöyle sıralanabilir: 1. Fikir, 2. Kadro, 3. Para. Teodor Hertzel, fikirlerini duyurmak için 1882 yılında İsviçre'nin Basel şehrinde bir Yahudi Kongresi topladı. Bu, Yahudilerin Filistin'e dönme hareketini ifâde eden siyonizmin ilk kongresidir. Hertzel de bu hareketin babası ve İsrâil devletinin kurucusu kabûl edilmektedir.

Yahudi İşadamlarına Kanca
Basel kongresine bâzı Yahudi münevverlerinin katılmasına mukâbil, hiçbir Yahudi zengininin iltifat etmemiş olmasına dikkat eden Teodor Hertzel, bunu temin için bir plân düşündü. Herhangi bir Yahudi zenginini bulunduğu yerde emniyette olmadığı yolunda iknâ ederek Yahudi devleti için destekçi kılmak gerektiğini düşündü.

Bunun için o gün dünyânın da Yahudilerin de en zengin olan Rochild âilesini seçti. Kendi tespitlerine göre Rochild âilesinin yapmış olduğu bâzı kânunsuz işlerin bir kısmını Münih'te bir gazetede yayınlattı. Sonra bu gazete kupürlerini alarak Rochild'in merkezi olan Frankfurt'a geldi. Bunları Rochild'e göstererek, Almanların onun ticâretindeki istismarları öğrendikleri taktirde kendisini mahvedeceklerini söyledi. Rochild, buna ehemmiyet vermez görünerek, gerekirse Arjantin'e nakledebileceğini söyledi. Çünkü onun Arjantin'de çiftlikleri vardı.

Filistin'e karşılık Osmanlı borçları
Teodor Hertzel, Rochild'e, Yahudilerin fakirlerini o çiftliklerde çalışmak üzere Arjantin'e taşımakta olmasından dolayı da kızıyordu. Çünkü o günün şartlarında Arjantin'den Filistin'e dönmek, Avrupa'dan dönmekten daha güçtü. Teodor Hertzel, Arjantin hükümetinin herhangi bir talep vukuunda kendisini Almanya'ya iâde edeceğini ama dünyada bir Yahudi devleti olsa orada emniyet içinde yaşayabileceğini anlatarak onu iknâ etti. Peki ama bu nasıl olacaktı? Hertzel, plânını şöyle anlattı:

"-Osmanlı Devleti'nin pek çok dış borcu vardır. Sen ise dünyanın en zengini olan bir yahudisin. Ben senin nâmına İstanbul'a gidersem, pâdişah bir yatırım yapacağım düşüncesiyle beni kabûl eder, ben de ondan dış borçlarını ödemek mukâbilinde isteyen Yahudi'nin gidip Filistin'e yerleşme müsâadesini koparabilirim" dedi.

Bu esas üzerinde anlaştılar. Teodor Hertzel, bu maksatla iki defa İstanbul'a geldi ve Sultan Abdülhamid Han ile görüştü. Binnet'ce emeline muvaffak olamadı. Zirâ o büyük hükümdar:

"-Ecdâdımın kan dökerek aldığı toprakları benden para mukâbili satmamı mı bekliyorsunuz?!" diyerek bu Yahudi ideologunu huzurundan kovdu.

Araplara Toprak Karşılığı Bol Para
Bu hâdise üzerine Sultan Abdülhamid Hân'ı bertaraf etmedikçe emellerine muvaffak olamayacaklarını anlayan Yahudiler, o mübârek şahsiyet için dâhil ve hâriçte bir karalama kampanyası başlattılar. Harc-ı âlem olan "Kızıl Sultan" lâkâbı, Ermeniler'e mâl edilirse de aslında bir Yahudi icâdıdır. Esâsen, Rus tahrikiyle daha evvel harekete geçmiş olan Ermeniler, bu târihten itibâren propaganda ve silâh temini husûsunda Yahudilerden büyük ölçüde destek görmüşlerdir. Viyana'da imâl edilmiş olan bir saltanat arabasına saatli bir bomba yerleştirerek onun aylar sonra Yıldız Câmi-i Şerifi ile Yıldız Sarayı arasındaki kısacık mesâfede patlayabilmesinin dakik hesâbını yapan da Yahudilerdir. Ancak böylece Ermeni kıpırdanışına destek vermekle iktifâ etmeyecek olan Yahudiler, ondan daha ehemmiyetli olarak iki çâreye başvurdular:

1) Filistin'de birtakım Arapları menfaatlendirerek satın aldılar ve onlar vâsıtası ile arsa ofisleri kurdular. İsteyen herkesin yerini bedelini peşin ve kat kat fazlasıyla ödeyerek satın almaya hazır bulunduklarına dâir, ilânlar dağıttılar. Alıcılar Arap göründüğü için, buradaki hileyi kimse sezmedi. Araplar, arsalarını satmak için kuyrukta birbirleriyle kavga ediyorlardı. Arâzisini satan, gidip Beyrut'a, Mısır'a, Şam'a yerleşiyordu. Hattâ:

"-Bir aptal gelmiş, râyiç bedeli bilmiyor, fazla para ödüyor. Parası biter de benimkini alamaz" kaygısıyla birbirleriyle mücâdele ediyorlardı.

Sırları İfşa Edildi
Bu durumu zamanında haber alan Sultan Abdülhamid Hân, oraya bir heyet gönderdi. Bu heyet, oynanan oyunu halka izâh etti ve bu arazilerin Yahudiler için toplandığı gerçeğini ifşâ eyledi. Diğer taraftan hakikaten arâzilerini satmak isteyenler varsa bunları Sultanın şahsi servetiyle satın almak üzere oraya gelmiş bulunduklarını beyân ederek Yahudi hareketine engel olmaya çalıştılar.

Sultan Abdülhamid Han'ın "Filistin Çiflikât-ı Şâhânesi" adıyla bilinen araziler ve çiftlikler, böylece ortaya çıktı. Lâkin, bir müddet sonra gâfil ve Yahudi güdümlü İttihatçılar, o mübârek şahsiyeti tahttan indirince, emlâkini millileştirdiler. Böyle yapmasalardı, o topraklar kaybedildiği taktirde bile şahsi mülkiyet hakkı, beyne'l-milel hukuk kâidelerine göre bâki kalacaktı.

İttihad ve Terakki'ye Destek
2) Dışarıda Sultan Abdülhamid Han'ı karalama kampanyası yürütmekte olan Yahudiler, dahilde de İttihad ve Terakki Cemiyeti'ni kurup destekleyerek iktidar mevkiine getirdiler. Bu cemiyetin tamamen Yahudi usûl ve esasları dâhilinde ve onların tâlimatlarıyla hareket ettikleri şüphesiz olmakla berâber, bunu Rumeli'de dağa çıkarak Meşrûtiyet'in ilânını bir emr-i vâki hâline getirmiş bulunan hürriyet kahramanı (!) Resneli Niyâzi de hâtırâtında açıkça itirâf etmektedir. Fakat, ne hâcet! O devrin vukuâtını ferâsetle tedkik ve ittihatçılardan hâtırat yazanların söyledikleri bu gerçeği bin delil ile ispata kâfidir.

Iı. Abdulhamid, Karasu'ya Çok Kızdı
Sultan Abdülhamid Hân'ı hal'eden yâni tahttan indiren kararın tebliği için huzûruna çıkan dört kişiden biri Selânik mebûsu Emanuel Karasu Yahudisi değil midir? Mübârek pâdişah bunu görünce vukuatın gerçek müessirini ifşâ edercesine o heyete dönerek: "-Ben Müslümanların halifesiyim. Bu makamda bulunmamı isteyip istememek Müslümanlar için bir haktır. Lâkin bu Yahudi Karasu Efendi bu heyette ne sıfatla bulunmaktadır!?" suâlini tevcih edince, heyetteki gâfiller başlarını önlerine eğmek mecbûriyetinde kalmışlardı. Emanuel Karasu ve Metir Salem gibi su yüzüne çıkmış Yahudilere mukâbil, mason localarında faâliyet gösterenlerin bizi arka arkaya 1911 Trablusgarb, 1912 Balkan ve 1914-18 Harb-i Umûmî'ye sürükleyerek nasıl mağlup ve perişan ettikleri ve bu hâdiseler dolayısı ile Yahudilerin oynadıkları rolü anlatmaya bu yazı dizisinin hacmi kadar kânûnî imkanlar da müsâid değildir. Şu kadarını söyleyelim ki Filistin'in harb-i umûmî hengâmında elimizden çıkması, iddiâ edildiği gibi "Arap İhâneti"nin eseri değil, Filistin havâlisinde Yıldırım Ordular Cephesi'nin –askerî bir mantıkla îzâhı kâbil olmayan– hezîmeti sebebiyledir. Burada sırası gelmişken müstakillen yazılması îcâb edecek derecede ehemmiyetli olan şu Arap İhânetî (!) palavrası hakkında da kısa bir îzâhta bulunmak istiyoruz. Zira yukarıda temas ettiğimiz vechile, Türk basınında bazı güdümlü kalemlerin bugünkü Filistin dramı dolayısıyla dillerine doladıkları en ehemmiyetli mes'ele budur. ..
alıntıdır

Yorum (1) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

4/3/2008 - İŞTE II.ABDULHAMİD'İN HALKA YAPTIĞI BÜYÜK HİZMET

 

 

Otuz dördüncü Osmanlı Padişahı Sultan 2. Abdülhamid Han (1842-1918) 1876-1909 yılları arasında 33 yıl padişahlık yapmıştır. Osmanlı tarihinin ekonomik, siyasî ve sosyal açıdan en karışık olduğu dönemde tahta çıkan 2. Abdülhamid Han, kendine has ıslahat anlayışı ve eğitim sahasındaki çalışmalarıyla devletin çöküşünü geciktirmeye vesile olmuş ve tarihteki büyük devlet adamları arasındaki yerini almıştır.
Sultan 2. Abdülhamid Han dünyadaki ilmî gelişmeleri çok yakından takip ederdi. O, Fransa ile olan münasebetlerimizin yoğunluğu sebebiyle bilhassa bu ülkedeki yenilikleri takip ederek, Batı medeniyeti ile ülkemiz arasındaki seviyenin açılmaması için gayret gösteriyordu. Bu dönemde Fransa'da öne çıkan ilim adamlarından biri olan Pasteur ile irtibatı, kuduz aşısının bulunmasıyla başlar. Kuduz aşısının keşfedildiğini öğrenen Sultan, 1886 yılında Zoreos Paşa, Dr. Hüseyin Remzi ve Veteriner Hüsnü Beyden oluşan bir heyeti, eğitim için Paris'e gönderir. Heyet, Abdülhamid Hanın kendi istihkakından ayırarak verdiği 10.000 frankı ve önemli Osmanlı nişanlarından birisi olan Mecidiye Nişanı'nı Pasteur'e ulaştırır. Paris'te eğitim gören bu heyetin yurda dönmesinden sonra İstanbul'da 1887 yılında Darü’s-Saadet, Darü’l-Kelb ve Bakteriyoloji Ameliyathanesi (Kuduz Enstitüsü) kurulur. Kuduz aşısının keşfinden sadece üç yıl sonra, İstanbul'da kuduz aşısı üretilmeye başlanır. Bu merkez, Dünya'nın üçüncü, Doğu ülkelerinin ise ilk kuduz hastalığı tedavi merkezi olmuştur.
Enfeksiyonlarla mücadele bununla kalmamış; 1889'da Telkihhane (Çiçek Aşısı Üretim Merkezi), 1893'te Bakteriyolojihane-i Şâhâne, daha sonra da Bakteriyolojihane-i Baytarî kurulmuştur. Bu müesseselerde üretilen aşı ve serumlar, o zamanlar dünyayı kasıp kavuran tifo, kolera, dizanteri, veba, tifüs ve menenjit gibi hastalıkların önünün kesilmesinde rol oynamıştır. Yine hayvanları kırmakta olan şarbon, veba ve çiçek gibi hastalıkların da devası bulunmuştur.
1894 yılında Peşte'de yapılan ilmî bir toplantıda, difteri serumunun bulunduğu bildirilmiş ve bu bilgi üç gün sonra İstanbul'a ulaşmıştır. Çok sevdiği kızını dört yaşında iken difteriden kaybeden Sultan 2. Abdülhamid, bu habere çok sevinmiş ve Bakteriyolojihane-i Şâhâne Müdürü Dr. Nicolle'ü Paris'e göndermiştir. Difteri serumu, bulunuşundan sadece üç ay sonra İstanbul'da üretilmeye başlanmıştır.
Sultan 2. Abdülhamid Hanın sağlık alanındaki önemli uygulamalarından birisi de, Batılı bilim adamlarını ülkemize davet etmesi olmuştur. Bu davet neticesinde İstanbul’a gelen pek çok bilim adamı ülkemizde tıbbın gelişmesine destek vermiştir. Bu hâdiseler yayılmacı Batı ülkelerinin; ekonomik ve siyasî politikalarının yanı sıra sağlık alanında da birbirleriyle rekabete girmelerini; gelişmekte olan ülkelerde sağlık alanında yatırım yapmalarını sağlamıştır. Bugün az gelişmiş ülkelerde bulunan Batılı kuruluşlara ait pek çok sağlık tesisinin temelinde 2. Abdülhamid'in siyaseti yatmaktadır.
2. Abdülhamid Hanın uyguladığı akılcı sağlık politikaları sayesinde, Osmanlı'ya tıp alanında dünyadaki emsalleriyle başa baş giden tesisler kazandırılmıştır. Ne yazık ki bu gelişme hamleleri sürdürülememiştir. Paris'teki Pasteur Enstitüsü'nün çalışmaları onları aşı ve serum üretimi, genetik araştırmalar ve eğitim alanlarında söz sahibi kılmıştır. Geçmiş kurumların yaşatılmasının ve hayırlı işlerin devam ettirilmesinin ne kadar önemli olduğunu bu enstitüde yapılan çalışmaların bazılarını sayarak anlayabiliriz. AIDS âmili olan HIV l ve HIV 2 virüslerinin, gen mühendisliği ile ilk Hepatit-B aşısının bulunması, verem teşhisi için hızlı test geliştirilmesi, mide ülserinin âmili olan H. Pylori bakterisinin teşhisi için hızlı test geliştirilmesi ve Shigellosis hastalığı için aşı geliştirilmesi bunlardan sadece birkaçıdır.

Şayet 2. Abdülhamid gibi ileri görüşlü bir devlet adamının yerleştirmeye çalıştığı müessese kültürünün önemi, sonraki dönemlerde de anlaşılmış olsaydı, bugün bizim topraklarımızda da Pasteur Enstitüsü gibi bilim üreten ve insanlığa faydalı kuruluşlar vücut bulacaktı.
Bakteriyolojihane-i Şâhâne ve Bakteriyolojihane-i Baytarî, Cumhuriyet’in ilk yıllarında İstanbul'daki görevlerini tamamlayarak 1928 yılında Ankara'ya taşınmış ve yerine Refik Saydam Hıfz-ı Sıhha Müessesesi kurulmuştur. Ama ne var ki, tarihî bir gerçek olarak bu müessese bânisinin hayalindeki çalışmaları yapamamış, günümüzde önemli bir görevi yerine getirmekle birlikte, süreklilik sağlanmadığı için Pasteur Enstitüsü'nünki gibi bir performans gösterememiştir.
2. Abdülhamid'in sadece sağlık alanında yapmış olduğu bu faaliyetler bile onun ne kadar ileri görüşlü, ülkesini ve halkını ne ölçüde düşünen mesuliyet şuuruna sahip bir idareci olduğunu göstermektedir. Abdülhamid Han kendi saltanat döneminde ülkede demiryolu ulaşımına ağırlık vermiş, batıdaki vilayetlerden en doğudaki şehirlere kadar telgraf hatları döşetmiş, limanlar, karayolları inşa ettirmiştir.
Bir taraftan bu altyapı yatırımları yapılırken, diğer taraftan kalkınmanın önemli bir unsuru olan eğitime de oldukça önem verilmiştir. Bu çerçevede ülkenin her tarafında tarım, sanayi ve hatta güzel sanatlar alanında pek çok meslek okulu açılmış, bunlarla ülkeye kalifiye ara elemanlar kazandırılması hedeflenmiştir. Bu proje uygulamaya konulurken gâye-i hayâl, Osmanlı’yı dışa bağımlı olmaktan kurtarmaktır.
O büyük padişahın bu faaliyetleri düşmanları tarafından bile takdir edilmiştir. Fakat daha sonra iktidarı ele geçiren İttihat ve Terakki, onun hemen bütün faydalı proje ve politikalarına son vermiştir. Böylece, devlet yönetme bilgi ve tecrübesi olmayan ve sadece muhalefet fikriyle bir araya gelen bu itilafçılar, ülkeye düşmanın bile yıllarca uğraşıp da veremediği zararı vermişlerdir. Ne garip tecellidir ki, 600 yıllık bir geçmişe sahip olan ve tekrar bir toparlanma sürecine giren Osmanlı Devleti 2. Abdülhamid'in tahttan inmesinden sadece 15 yıl sonra tarihteki yerini almıştır.
Sultan 2. Abdülhamid Han uyguladığı sağlık politikalarıyla zamanının bilim seviyesini yakalamış, çeşitli bulaşıcı hastalıklardan muzdarip halkının sağlığa kavuşmasına ve korunmasına vesile olmuştur. İngiliz Şarkiyatçısı Prof. Wambery, bu dönemde yapılan güzel işleri şu sözleriyle anlatmaktadır: "Padişah elindeki bütün imkânları seferber ederek, her fırsatta hayırseverliğini göstermekten kaçmamaktadır. Eğitim ve sağlık hizmetleri için yorulma bilmeden çalışmaktadır. Padişahtan bıkabilirsiniz, hatta nefret bile edebilirsiniz; ama onun çalışkanlığını ve adaletini inkâr edemezsiniz. Savurganlığa son veren tutumuyla Osmanlı maliyesini ıslah etmiş ve ülkeyi bir uçtan diğer uca kateden demiryollarını döşetmiştir. Osmanlı, bu son dönemdeki canlanmasını Padişahın enerji, ustalık ve vatanperverliğine borçludur. Sultan Abdulhamid'in bu açıdan değeri, hiçbir şekilde inkâr edilemez."

Yorum (1) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

4/3/2008 - SULTAN II.ABDULHAMİD HAN

Sultan İkinci Abdülhamid 21 Eylül 1842 tarihinde İstanbul'da doğdu. Babası Sultan Birinci Abdülmecid, annesi Tir-i Müjgan Kadın Efendi'dir. Annesi Çerkezdir. Sultan İkinci Abdülhamid çok küçük yaşta iken annesini kaybettiği için öksüz büyüdü ve onu üvey annesi Piristu Kadın yetiştirdi. Çocukluğunda çok zayıf bir bünyeye sahip olan Sultan İkinci Abdülhamid sık sık hasta olurdu. Babasının padişahlığı sırasında bu durumu yüzünden özel ilgi gördü. Çok hoşgörülü bir ortamda büyüdü. Kültür derslerinin yanında musiki dersleri aldı ve piyano çalmayı öğrendi.

Bekarlığı sırasında çok serbest bir hayat yaşayan Sultan İkinci Abdülhamid, evlendikten sonra tüm boş zamanını ailesiyle, çocuklarıyla geçirmeye başladı. Sultan İkinci Abdülhamid, yıkılmak üzere olan Osmanlı İmparatorluğu'nu 33 yıl ayakta tutmayı başarmış büyük bir padişahtır. Dindar bir insan olan Sultan İkinci Abdülhamid ibadetlerini aksatmazdı.

Hayırsever ve cömert bir insan olan Sultan İkinci Abdülhamid, sıradan bir vatandaş gibi yaşardı. Yunan seferi sırasında, kendisine hazinede yeterli para bulunmadığı söylenince, atalarından kalma şahsi servetinden masrafları karşılamış, devletten beş kuruş almamıştı.

Boş vakitlerini marangozhanede geçirir, harika eşyalar yapar, bunları sattırır ve parasını fakire fukaraya dağıttırırdı. Son derece şefkatli bir insan olan Sultan İkinci Abdülhamid'in kendisini öldürmek isteyenleri bağışlaması, dünya siyaset tarihinde görülmemiş bir olaydır. Sultan İkinci Abdülhamid, kültüre önem vermiş ve eğitim konusunda hizmet verecek birçok mekan yaptırmıştır.

Üniversiteler, Güzel Sanatlar Akademisi, Ticaret ve Ziraat Okulları kuran Sultan İkinci Abdülhamid, ilk ve orta dereceli okullar, dilsiz ve kör okulları, kız meslek okulları da yaptırmıştır. Vilayetlere liseler, kazalara ortaokullar kurmakla beraber, ilkokulları köylere kadar ulaştırdı.

İstanbul'da Şişli Etfal Hastahanesi'ni ve Darülaceze'yi kendi şahsi parasıyla yaptırdı. Hamidiye adı verilen nefis içme suyunu borularla İstanbul'a getirtti. Karayollarını Anadolu içlerine kadar uzatan Sultan İkinci Abdülhamid, Bağdat'a ve Medine'ye kadar da demiryolları döşetmiştir. Büyük şehirlere atlı tramvay hatları döşetti.
                                                                                                       

Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

25/12/2007 - ABD’nin çözemediği Abdülhamid bilmecesi

  •                                                       
  • ABD’nin Osmanlı dönemindeki son büyükelçilerinden (1913-1916) Henry Morgenthau’nun, Ermeni soykırımı konusunda birinci dereceden etkili olmuş ve Amerika’da Türkiye aleyhtarlığını fişekleyen “Secrets of the Bosphorus” adlı hatıralarında II. Abdülhamid’den sürekli “Kızıl Sultan” veya “Kanlı Sultan” diye söz etmesi, yazdıklarının ‘objektifliği’ hakkında bir ipucu verebilir. Ancak bir Alman Yahudisi soyundan gelen Morgenthau’nun kini, Ermeni soykırımı veya Abdülhamid’le sınırlı kalmaz. O, Osmanlı’da olumlu hiçbir şey bulunabileceğine inanmaz:
    “Türk’ün beş yüzyılda elde ettiği medenî inceliklerin tamamı, insafsızca hor gördüğü tebasından alınmıştır. Dini Araplardan gelir; dili [ancak] Arapça ve Farsça unsurlardan ödünç alınmak suretiyle belirli bir edebî değere ulaşmıştır; yazısı Arapçadır. İstanbul’un en nefis mimari anıtı olan Ayasofya Camii, aslen bir Hıristiyan kilisesidir ve pratikte bütün Türk mimarisi Bizans mimarisinden türemiştir…” 
                                                                
    Bu sözler yabancımız değil. Bugün içimizde de nice “Morgenthaular”ın var olduğunu ve bir zamanlar “onlar”ın olan düşüncelerin zamanla nasıl “kendi” düşüncelerimiz haline dönüştüğünü göstermek için verdim bu örneği. Sanki Amerika’nın dini Amerika’da icad edilmişti; sanki Amerikalılar bir başka kıtanın dilini ve edebiyatını kullanmıyorlardı; sanki Amerikalıların kullandıkları alfabe, kendi kıtalarında icaD edilmişti. İnsan bir başka toplum hakkında ahkâm keseceği zaman önce kendine bakmalı değil mi?

    Neyse, Morgenthau’nun hatıralarına günün birinde sıra gelecek nasıl olsa. Değerlendirmelerimizi ileriye erteleyerek şu sözde “Kızıl Sultan”a Amerikan büyükelçisinin neden düşman olduğu meselesini biraz eşeleyelim. Bakalım altından neler çıkacak?

    Neydi sahiden de Morgenthau’ya, Abdülhamid Han hakkında, “tarihte bilinen en korkunç canavarlardan biri” (4. baskı, Londra: 1918, s. 188) dedirten kötülük? Sıraladığı sebepler arasında bir tanesini gösteremez ki, aynı tehditlerle, hatta yüzde biriyle karşılaşan bir Amerikan Başkanı (hayranı olduğu Woodrow Wilson dahil) elini kolunu bağlayıp seyretsin olan biteni. Gösterebildiği tek suç, vatanını Avrupalı emperyalistlere kaptırmamak için çırpınmasıdır ki, aslında Abdülhamid’in Yahudilere Filistin topraklarını satmayı reddetmesi bile, ‘normal’ bir Amerikalının alkışlaması gereken vatanseverlik değil de nedir? Bence Abdülhamid’in asıl suçu, bundan da büyüktü. ABD’yi bir ‘koz’ olarak kullanmaya kalkmıştı!

    Vahdettin Engin’in yeni yayınlanan “Abdülhamid ve Dış Politika” (Yeditepe Yay., 2005) adlı çalışmasında bu kozun nasıl oynandığı, belgeleriyle ortaya konulmuş durumda. Padişahın sadrazama yazdığı 13 “hususî irade”nin metnine baktığınızda 1893’ten 1908’e kadar geçen 15 yıl içerisinde (yani Morgenthau’nun göreve başlamasından 5 yıl öncesine kadar) Abdülhamid’in, bir yandan ABD silahlarıyla ordusunu donatırken, öbür yandan kendi çıkarları doğrultusunda tavrını koyabildiğini ve bir Osmanoğlu olduğunu hiçbir zaman unutmadığını görürsünüz.

    Mesela 13 Ocak 1986 tarihli iradede Çanakkale Boğazı’ndan geçmek isteyen Bankroft adlı Amerikan gemisine, ABD, Paris Antlaşması’na imza atan devletlerden olmadığı için izin vermiyor. 20 Aralık 1897’de ise bu defa Erzurum’da bir konsolosluk açılması gündemdedir. Cevap: “ABD’nin Erzurum’da bir konsolosluk açmasına gerek yoktur, çünkü orada ABD vatandaşı yoktur. Amerikan sefaretinin böyle gereksiz bir konuda ısrarcı olması uygun görülmediğinden talebinin geçiştirilmesi Padişahımız Efendimiz Hazretlerinin emir ve iradeleri gereğidir.” Nasıl? Mesele yavaş yavaş aydınlanıyor değil mi?

    Devam öyleyse. ABD ısrarla İstanbul’da bir büyükelçilik açmak istemektedir. Ancak Abdülhamid dış politikada iyi kötü kurmaya çalıştığı dengeye yeni bir aktörün girmesinin Osmanlı çıkarlarına uygun düşmeyeceğine inanmıştır. Bunun için de şu gerekçeyi gösterir: “Bizim Washington’daki temsilciliğimiz de Orta Elçi düzeyindedir. Bu talep, Osmanlı Devleti’nin Washington sefareti, büyükelçiliğe yükseltilmedikçe kabul edilemez!” 1898’de ABD bu defa Ermeni Patırtısı’nın tazminatını ödettirmeye çalışmaktadır İstanbul’a. Tehditlerin bini bir paradır. Ama Abdülhamid yine yılmaz, yine bir irade çıkarır: “Her ne ad altında olursa olsun tazminat talebinin yerine getirilmesi, olaylarda sorumluluğun kabulü anlamına geleceğinden, hiçbir şekilde tazminat ödenmesinin söz konusu olmadığı ABD sefirine hatırlatılmalıdır.”

    Nihayet Harput’a (eski Elazığ) bir ABD konsolosu atanır. Ancak yapılan araştırmada bu kişinin Osmanlı vatandaşı bir Ermeni olduğu ve sonradan ABD vatandaşlığına geçtiği anlaşılır. Oysa ABD ile yapılan antlaşmaya göre bölgeye atanacak kişi, eski Osmanlı vatandaşı olamayacaktır. Bu nedenle göreve başlamasına engel olunması irade olunur. Tarih: 3 Aralık 1900’dür. Oysa aynı yıllarda Abdülhamid, ABD’nin silah şirketleriyle görüşmelerine devam etmekte ve Connecticut’taki bir şirketten Türkiye’de hafif silah fabrikası kurmasını istemekte, Amerikan Bahriyesi’nden General Bucknam’ı âlâ-yı vâlâ ile “Paşa” yapıp hizmetine almakta ve o zamanlar henüz bıyığı terlemiş bir bahriyeli subay olan geleceğin “Hamidiye kahramanı” Rauf Orbay’ı, Bucknam Paşa ile birlikte kruvazör ve denizaltı alımı için ABD’ye göndermekteydi.

    Daha da ilginci, Bucknam Paşa’nın, kendisine anlatılan “denizcilik düşmanı” Abdülhamid görüntüsü ile kendisini gemi ve denizaltı almaya yollayan “denizcilik meraklısı” Abdülhamid görüntüsünü bir türlü bağdaştıramayışıdır. Nitekim Rauf Bey’e içine düştüğü şaşkınlığı şöyle dile getirmiştir: “Bilmece gibi bir adam. Hem de çözülmesi çok çok çok zor bir bilmece!” Bu bilmeceyi çözdüğümüzde, göreceğimiz resim, emin olun, Morgenthau’nunkinden çok çok çok farklı olacaktır...
Yorum (3) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

<- Son Sayfa :: Sonraki Sayfa ->
SİTEMİZE HOŞ GELDİNİZ...

YENİHİLAL

SİTEMİZE HOŞ GELDİNİZ...

Bağlantılar

Ana Sayfa
Profilim
Arşiv
SİTEMİZE HOŞ GELDİNİZ... SİTEMİZE HOŞ GELDİNİZ...

Kategoriler

SİTEMİZE HOŞ GELDİNİZ...

DOST SİTELER

SİTEMİZE HOŞ GELDİNİZ... SİTEMİZE HOŞ GELDİNİZ... SİTEMİZE HOŞ GELDİNİZ... SİTEMİZE HOŞ GELDİNİZ...